İslâm Milleti ve Ülkesi'nin 1430. Ramazanı kutlu, bereketli ve kurtuluşa vesile olsun

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

 

Basın Bildirisi

RAMAZAN KUTLAMASI VE DOLAYISIYLA

Allah’ın, müslümanlara, sonsuz lütuf ve kereminden bahşettiği manevî nimetler ayı Ramazan’ın 1430. sunu idrâk etmiş bulunuyoruz. Ne mutlu bize. Hamd ve şükürler olsun.

Mensubu olduğumuz İSLÂM MİLLETİ’nin, ramazanını can ve gönülden tebrik eder, bu kutlu ayı, her açıdan dolu dolu, en yüksek seviyede, en ulvi anlamda geçirmesini diler, onu, Hakikat Medeniyeti olan ve insanlığın biricik gerçek güven ve hayat kaynağı bulunan İSLÂM MEDENİYETİ’ni geçmişteki parlaklığıyla yeniden diriltmesi için, her yönden ve her boyutta İSLÂMIN DİRİLİŞİ için bir vesile yaparak harekete geçmesini, cehalet, zulüm ve vahşet karanlığına gömülmüş dünyayı mucizevî meşalesiyle aydınlatmayı vazgeçilmez bir görev olarak bilmesini, bu yönde bilinçlenmesini arzular, Cenabıhakkın günahlarımızı af ve merhametiyle bağışlamasını ve İSLÂM ÜLKESİ’nin, yeniden, eski zamanlarda olduğu gibi, bütünleşmiş, güçlü, hür ve bağımsız, huzur içinde, medeniyetin zirvesinde yüceliğe kavuşmasını dualarla temenni ederiz.

İzin ver, ramazanlar uyandırsın bizi Allahım! Uyandırsın, bilinçlendirsin ve diriltsin, Allahım!

 

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A. Sezai KARAKOÇ

 

 

 

Basın Bildirisi

ÜLKEMİZİN ANA SORUNLARININ TEMELİNDE

YATAN ASIL SEBEP, TOPLUMUMUZUN KİMLİK

ALTYAPI YETERSİZLİĞİDİR

İnsan olsun, toplum olsun, birbirine geçme, birbiriyle kaynaşmış çok katmanlı bir kimliğe sahiptir. Teoride, bu katları, bu katmanları birbirinden ayırabilirsiniz, ama yaşamada bunları birbirinden ayırmamız mümkün olmaz. Tümü bir insanın ya da bir toplumun kimliğini, kişiliğini oluşturur. Şartlar yüzünden, bu kimliğin, kişiliğin bir katı, bir özelliği ön plana geçebilir. Güncel olarak daha çok önem kazanabilir. Fakat, bir toplumda yüzyıllar içinde oluşmuş olan kimlik, kişilik, yönünden ve öz yapısından kolay kolay ayrılmaz, sapmaz. O yapı da, bir medeniyetin, insana ve topluma verdiği kimlik ve kişiliktir. Bu kimlik ve kişilik, zorla değiştirilmeye kalkılırsa, o toplumda büyük bir kaos, bunalım ve çatışmalar doğar.

Bir “batı insanı” vardır, bir “doğu insanı” vardır, bir de “islâm insanı” vardır. Her medeniyetin bir insan anlayışı, bir insan görüşü, bir insan tipi vardır. Bir fransızın, fransız kimliği, bir de onun arka planında “avrupalılık” kimliği bulunmaktadır. Bir fransız, bir ingiliz, bir alman, bir ispanyol ya da bir italyan, sadece fransızlık, ingilizlik, almanlık, ispanyolluk ya da italyanlıkla ayakta duramaz. Bu kimliklerinin arkasında (avrupalı) ya da (batılı) kimliği olduğu için, çoğu kez, bilinçli olarak, en azından da bilinçaltından böyle bir güvenceye dayanarak kendilerini güven içinde hissederler.

Tek başına, ırk kimliği, etnik kültür, bir halkı, bir devleti ayakta tutamaz. O kimliğin, benzeri kimliklerle birlikte, ancak, arka plandaki, temeldeki “medeniyet kimliği” ne dayanır, onunla kaynaşır, onunla aşırılıklarından arınırsa bir anlam ifade edebileceğini tarihî deneyimlerle anlamış ve görmüş bulunuyoruz. Bugün, ülkemizin çektiği sıkıntıların temelinde, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, devletin yeniden kuruluşunda, kendi medeniyet kimliğimiz çerçevesinde, çağa ve şartlara göre bir yenilenme ilkesinin değil de, kendi kimliğimizi, geçmişimizi, medeniyetimizi toptan inkâr ederek, sözde batı medeniyetine geçme adına, ırk kimliği söylemine yer verilmesi yatar. Toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen farklı tondaki itiraz sesleri, güç kullanılarak bastırıldı. Eleştirinin yasaklandığı otoriter bir düzende, tek tip modelli bir nesil türetilmek istendi yirmi beş, otuz yıl içinde.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, şartlar değişince, âdeta biçimsel denilebilecek bir demokratik düzene geçildi. Demokrasinin her derde çare olacağı sanıldı. Bu, bizim aydın kesimin, eski, yerleşik bir huyudur. Sıkıştığı zaman, kulağına çalınan bir çareye hemen sarılır ve onun araştırılıp tartışılmasına asla tahammül göstermez. Onu bir din gibi görür, öyle benimsemiştir. Ona en ufak bir itiraz devlet düşmanlığıyla yaftalanır. Tanzimat’a, Meşrutiyete, İkinci Meşrutiyete, Cumhuriyete  böyle sarıldı jöntürkler, ittihatçılar, cumhuriyetçiler.

Demokrasi, Amerika’da bir hayat tarzı haline gelmiş, Avrupa’da, birçok acı tecrübeden sonra, vazgeçilemez bir konuma gelmişse de, eninde sonunda bir yönetim tarzıdır. İnsanlara etki yapar. Ama insanlar da ona etkide bulunur. Ancak, tek başına bir toplumu ayakta tutamaz. Mutlak, temelinde ahlakî, zihnî, toplumsal değerler, yani tüm medeniyet değerleri olmayan bir yönetim tarzı, adı ne olursa olsun, yozlaşmaya mahkûmdur. Kendi medeniyetimizle bağdaştırılıp ondan sonra uygulamaya konulmayan demokrasi, sonunda bitmek tükenmek bilmeyen bir demagoji üreten kaotik bir düzene dönüşmüş, ardarda askerî darbeler devrinin açılmasına âdeta doğal zemin olmuştur.

Demokrasiye geçildiği zaman, bir Restorasyon Devri açılamamış, geçmişle hesaplaşılamamıştır. Bugün karşılaştığımız bütün problemler, Tanzimattan sonrasında sağlam zemine oturtulamamış bir düzenin, geleceğe ertelenmiş ya da ucu açık bırakılmış, gününde çözümlenmemiş sorunlarından kaynaklanmaktadır. Bu sorunların, zamanında hissedilmeyip bugün hissedilmesi, ameliyat zamanı narkoz etkisiyle duyulmayan acı ve sızıların daha sonra hissedilmesi gibidir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışından ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yeni devletin kuruluşu ve yerleşmesi, bir nevi çok ağır bir ameliyat gibi olmuştur.

Bugün, gerçeklerin bir kısmını söyleyerek sanki hepsini söylemiş gibi bir havaya bürünüp farkında olarak olmayarak ülkemizi yine alıp, tanzimatçılar ve daha sonrakiler gibi, BATI ÇIKMAZI’na saplamaktan başka bir yere çıkmayacak bir yola girmiş olan ve kendilerine liberaller adı verilen bir kısım aydınımız da bir takım tereddütlere sebep olabilirler. Bunlara aldanmamak gerekir. Bütün bunların temelinde, Ziya Gökalp’ın soyut, tarihî gerçeklere uymayan, mekanik medeniyet görüşü yatmaktadır. İsteyen milletin kendi medeniyetinden çıkıp istediği medeniyete geçebileceği görüşüdür bu görüş. Tarihi hesaba katmayan bir görüş. Gerçeklerin onaylamadığı, yanlışlığı apaçık hale gelmiş, geçerliliğini yitirmiş bir görüş.

Bugün, halkımızın bir kısmını, Batılıların, kökenlerini araştırıp ayrılma yolunda kışkırtmaları ve gizli açık yardım etmeleri sonucu, ülkemizin başına yirmi yılı aşan bir zamandır büyük bir gaile çıkmıştır. Bu hâdise, ülkeyi, o şekilde sarsmıştır ki, düşüncelerin sadece hâdisenin kendisine hasredilmesiyle yetinilmeyecek, Tanzimat’tan bu yana, ya hep yüzeysel kalan, ya hep görmezlikten gelinen, ya da hep yanlış yönde aranan çare ve çözümlerden, temelden ve yeni baştan, tarihî-sosyolojik alt yapının en derin katından başlamak üzere, en ciddi, ısrarlı ve sabırlı araştırılmasına geçilmesi gerekecektir. Gerekecektir, gerekiyor ve gerekmektedir.

Teknolojinin, insanları yanıltma ve şaşırtma, boş ve yanlış noktalara çekme özelliğinin yanında, insanların araştırma ve inceleme, öğrenme ve öğretme aşkı ve heveslerine yardımcı olduğu da göz önünde tutulursa, âdeta yirmi dört saat, kırk tv kanalının yayın yaptığı ve her alanın uzmanlarının güncel meselelerin değerlendirilmesi ve yorumu için ekrana çıkarıldığı bir ortamda, büsbütün umutsuz ve karamsar olmanın yeri yoktur. Kırk elli yıldır savunduğumuz düşüncelerimiz ve ülkemizin sorunları için önerdiğimiz çözümler, bu ekranlarda henüz pek yer almıyorsa da, inşallah, daha da geç kalmadan, gündeme alınır ve tartışılır.

Eğer bir anahtar kelime ve adeta bir mucize kavram aranıyorsa, bu, İSLÂM MİLLETİ ve İSLÂM MEDENİYETİ kavramlarıdır. Bu kavramlar, çoğu kez, sanıldığı gibi, sadece “inanç” içerikli değildir. Batıda “din” deyince, sadece “inanç” anlaşılır. Bizde de, “din” kelimesini Batı’daki içeriğiyle anlamak, bütün yanılgıların ve çözümsüzlüklerin kaynağıdır.

Ülkedeki ana sorunların kaynağı, toplum ve kimliğimizin alt yapı yetersizliğidir. Toplumumuz, son iki yüz yılda, giderek, bu alt yapı sağlığından mahrum edilmiştir. Irk kimliğini ileri sürerek ayrılmak yönünde çaba sarfedenler, bu kimliğin kültür alt yapısı yetersizliğinden cesaret alıyorlar. Bugün, biz, sadece ırkî söylemle değil de, Osmanlı ve daha eski dönemlerde olduğu gibi, asıl medeniyet söylemiyle kimlik tanımı yapar ve onu yeniden oluşturmak istersek, artık bu gibi ayrılma hevesleri söner. Örnek olarak söylersek, bir takım insanlar dağda olabilirler, ama, onlara katılmalar giderek azalır ve o yol kurur. Çünkü: dağa çıkan genç, kendine bir ideal bulduğu inancı veya daha doğrusu yanılgısı içindedir. Gençlerimize, gerçek ideal, yani “İslâm Milleti” ve “İslam Medeniyetinin Dirilişi” düşünce ve ideali aşılanırsa, artık bu büyük, köklü ve gerçek insanlığı kurucu düşünce ve ideal önünde, küçük, sahte, dar düşünce ve ideallere saplanılmaya yer kalmaz.

 

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A. Sezai KARAKOÇ

 

 

 

Basın Bildirisi

BATI, RUSYA VE ÇİN’İN ASIL HEDEFİ

TÜM İSLÂM ÜLKELERİNİ ZİNCİRE VURMAK!

Güvenlik Konseyi’nin neredeyse el birliğiyle aldığı İran’a uygulanması istenen yaptırım kararı, sadece bu ülkeye yönelik bir davranış değil, esasta, İslâm’a karşı bir tavırdır. Ve bu tavır, her zaman olduğu gibi, yalnız Batı’nın değil, Kuzey ve Doğu’nundur da. İslâm, söz konusu olunca, ibretle izlenmelidir ki, Batı (ABD ve AB), Kuzey (Rusya) ve Doğu (Çin) birleşti!
 
Bu kararın anlamı şudur: Batı (Amerika ve Avrupa), nükleer silâh sahibi olabilir, Rusya olabilir, Çin ve Hindistan olabilir, fakat herhangi bir islâm ülkesi nükleer silâh sahibi olamaz. Protestanlar, katolikler, ortodokslar ve budistlerin, brahmanistlerin nükleer silâh sahibi olmalarında bir sakınca yoktur, ama müslümanların bu silaha sahip olmaları sakıncalıdır!
 
Bu konuda, Batı o kadar bağnazdır ki, Brezilya ve Türkiye’nin, İran’ın bu silâha sahip olması için değil, o enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımına izin verilmesi yönünde girişimde bulunmaları bile onlarda aşırı bir tepki uyandırıyor. İran’la sözde diyalog yolunu açık tuttukları halde, bu diyaloğa aracılık yapmak isteyen iki ülkeyi protestolarla, tehditlerle boğmak istiyorlar.
 
Oysa, İnsanlık için büyük tehlike, Batı, Doğu ve Kuzey’dedir.  Merkezde olan İslâm, Dünya Barışı için insanlığın tek garantisi, tek şansıdır. İslâm Dünyası uyanıp, bir an önce bir araya gelip, ABD, AB, Rusya ve Çin gibi büyük bir devlet veya Birlik kurmazlar ve nükleer silâh üretecek bir güce erişmezlerse, en geç, on beş ya da yirmi yıl içinde, Doğu ile Batı arasında çıkacak büyük ve Topyekûn Savaş yüzünden İnsanlık, yok olma, Medeniyet de, taş devrine geri dönme durumuna düşecektir.
 
Batı, Doğu ve Kuzey bilmelidir ki, gerçek insanlık, islâmlıkla özdeştir, islâmlıktadır. Hiçbir güç, müslümanlara, ikinci sınıf insan muamelesi yapamaz. Kendilerinde, insanlığı yok edecek korkunç silahların sahibi olmaya hak görenler, sırf caydırıcı amaçla bu silâha sahip olmak isteme hakkını müslümanların ellerinden alamazlar.
 
Gönüllülerin yardım gemilerine saldırılarının hemen ardından, Batılıların (ve hatta Doğu ve Kuzeylilerin) sergilediği bu tavır, anlayan kafalar ve gören gözler için, en âcil alarm zilleridir.
 
Veyl görmeyen gözlere, işitmeyen kulaklara ve anlamayan veya anlamazlıktan gelen kafalara!

“Bölgemizde nükleer silâh istemiyoruz” diyen hayalperestlere gelince, daldıkları hülyadan uyanıp, gerçekleri görsünler: bölgemizi ve hatta her tarafımızı, Batılılar, çevremizi de Doğulular ve Kuzeyliler nükleer silâhla doldurmuş ve donatmışlardır.
 
Yüzyılın en büyük korkusu, en büyük kâbusu, İnsanlığın üzerine her an nükleer silahların boşanması ihtimalidir.
 
Bu duygu, çağımızın kitleler üzerindeki en korkunç psikolojik travmasını doğurmakta ve İnsanlığın şuuraltına umutsuzluğun dinamitini yerleştirmektedir.
 
Bu dinamit patladığı gün, gelecekte neler olabileceğini bugünden kestirmek mümkün değildir.
 
İlle de, “uyan ey akıl, ey vicdan, ey insanlık!” diye bağırmak mı gerekmektedir?
 

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A. Sezai KARAKOÇ

 

 

 

Basın Bildirisi

BÜYÜK MİLLETİMİZE

Milletimizin başına sık sık gelen bin bir mûsibetten birini daha yoğun bir şekilde yaşadık. Bu, ne ilk, ve maalesef ne de sondur. İslâm Dünyasında, yönetimleri ve aydınları kuşatan büyük, âdeta sınırsız olan gaflet devam ettiği sürece, başa gelen bu tür belâ ve felâketler azalmaz, artarak çoğalır ve daha tahripkâr olur ve daha çok zarar verir.

Gönüllü insanların ve kuruluşların donatıp yönettiği yardım gemilerine yapılan bu saldırı, sadece, sözüm ona bir devletin kendi başına tertipleyip gerçekleştirdiği saldırısı değil, kendi aralarındaki Soğuk Savaş’ı sona erdirdikten sonra, düşman ilân ettikleri İslâm’a, Batı’nın açtığı TOPYEKÜN SAVAŞ’ın bir gecelik enstantanesi olma özelliğini taşımaktadır.

Bu, bir zincirin bir halkasıdır. Ve sembolik anlamı itibarı ile önemlidir. Bir taraftan en son modern silâhlarla donanmış bir güç, öbür tarafta, gıda ve ilaç gibi zaruri ihtiyaç maddelerini muhtaç olanlara götüren silâhsız insanlar vardı. Merhamet yüklü bir medeniyete, düşmanlık ve silâh yüklü sözde medeniyet, ölüm kustu.

Bu, görüldü ki, tesadüfi, öncesiz sonrasız bir olay değil, öteden beri devam eden MEDENİYETLER SAVAŞI’ nın – ona “Çatışma” demek onu çok küçültmek olur. – bir anı, bir parçası ve ruhların bir aynası, bir gösterge işaretidir. Bir kere daha kafalara dank etmelidir ki, bir Medeniyetler İttifakı ya da Dinler Arası Diyalog yok, maalesef İslâm’ın doğuşundan bugüne kadar, Batı’nın ve Doğu’nun, kesilmeyen ve çağlar ve yüzyıllar boyu süren, tarihi alt üst eden, şehirleri ve medeniyeti yıkıma uğratan saldırısı vardır.

Bu saldırı, Birinci Dünya Savaşında büyük İslâm Devleti olan Devletimiz Osmanlı Devletini yıkmış, İkinci Dünya Savaşından sonra da, bu kez, tüm İslâm ülkelerinin işgaline yönelmiştir.

Afganistan’da, Irak’ta, Kafkasya’da, hatta Afrika’da ve tüm İslam ülkelerinde, açık ya da gizli, dolaylı ya da dolaysız bu istilâ ve saldırı, bu, İslâm’ı yok etme savaşının iz ve eserleri, tesir ve tahribi göz önündedir. Bu istilâ ve saldırının durması için Batı’dan medet umanlar daima hüsrana ve hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Batı ile uzlaşma imkânı olduğunu sanan bu kişiler, böylesi tavırlarla sonunda devletin batmasını önleyemeyen son dönem Osmanlı vezirlerinin durumuna düşeceklerdir.

Tek çare ve çözüm, İslâm Dünyasının, uyanıp ya da uyandırılıp, en azından, Batı’nın Nato’su gibi bir Askerî Güç, Avrupa Birliği gibi bir Siyasi Birlik oluşturması ve böylece Doğu ile Batı arasında hür ve bağımsız yaşamaya kavuşmanın gereğini yerine getirmesidir.

Kutlu Kitap, akıl, tarih, bilim ve tecrübe bunu emrediyor.

Veyl ibret almayanlara !

Bu saldırıda ölenlere Allah’tan rahmet, ailelerine ve Milletimize baş sağlığı, yaralananların bir an önce şifaya kavuşmalarını diler, gerçek bir kurtuluşa ermek için, bir an önce, insanlarımızın sahte, şişmiş, sözde büyük partilerin değil, gerçek fikir ve ideal sahibi bir partinin etrafında bir sur gibi kenetlenmesini umut ettiğimizi belirtir, Milletimizin ışıklı ve muhteşem geleceği için can ve gönülden dualar ederiz.

Milletim! Ruhundaki güçle, geçmişte kurduğun o büyük devletler gibi bir YÜCE DEVLET’i gün yüzüne çıkar. Çıkar ki dünya, yeniden barışa kavuşsun. İSLÂM BARIŞI BİR KEZ DAHA DÜNYAYA HÂKİM OLSUN VE İNSANLIĞI KURTARSIN.

 

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A. Sezai KARAKOÇ